Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben anamın beşşiğini tıngııır mıngır sallar iken, annesinin karnında henüz bir kaç hücre halinde olan bir embriyo varmış.
Bu embriyodaki hücreler hızla çoğalırken bakmışlar ki böyle yuvarlak bir et yığını gibi şişmenin anlamı yok. "Aramızda iş bölümü yapalım" demişler. Böylece bir kısım hücreler kalp, bir kısmı el-kol, vs. ve bir kısmı da beyin haline gelmeye başlamış.
Günler bir bir geçerken, beyin de yeterince gelişkinliğe erişip düşünmeye başlamış. Bakmış ki kendisinin hiç bir şeyi yok, ne el ne kol ne ağız. Hayatının sonuna kadar başkalarına bağımlı yaşamak zorunda kalacağını anlayınca telaş yapmış ve diğer organlara seslenmiş: "Acaba diyorum, ben de kendim için ayrıca el, ağız falan mı geliştirsem!"
Diğer organlar beynin bu endişesini duyunca onu yatıştırmak için demişler ki: "Olur mu hiç öyle? Biz bir bütünüz, senin asıl vazifen doğduktan sonra başlayacak. Sen kendi işine odaklan, gerisini dert etme."
Böylece bu embriyo gelişkin bir cenin haline gelmiş, daha sonra güzel çehresiyle bir insan olarak doğmuş. Günler, yıllar su gibi akmış geçmiş ve hayat şartları zorlaşmış. Organlar da aralarında konuşmaya başlamışlar: "Ulan o kadar çalışıyoz sabahtan akşama, şu beyin orada oturup duruyo, hiç bir işe de yaradığı yok."
Beyin bu sözler karşısında çok korkmuş, çünkü "sen bize lazımsın, kendi işine odaklan" diyerek onu geçmişte teskin eden organlar, şimdi kendisine düşman kesilmişlermiş. Fakat nafile. Diğer organların giderek artan öfkesiyle beyin, "bedene ihanet" suçuyla mahkum edilmiş ve kafatasına hapsedilmiş. Ona giden damarlar kısılmış. Kafatasının dışıyla iletişim kuramaması için de sinir sisteminin ondan gelen kısımları bloke edilmiş.
Beyni hapsettikten sonra diğer organlar problemi çözmüş olma sevinciyle günlük rutinlerine koyulmuşlar. Geçen zamanla birlikte hafızaları da pörsümüş ve geçmişin sıkıntılarından ders çıkarma, gelecek endişeleriyle planlar yapma gibi meseleleri de unutmuşlar. Hatta bunları unuttukları için tek mevzuları o gün karınlarını doyurmak olmuş. Dahası, yukarıda bir yerlerde hapsettikleri birisi olduğunu bile unutmuşlar. Orası zaten bedene dahil değilmiş ki! Hem zaten bedenin içinde o kadar gündelik sıkıntılar varken bir de dışarıdakilerin derdiyle mi uğraşacaklarmış...
Yıllar böyle geçerken beyin artık dayanamaz hale gelmiş ve varlığını hissettirmek ve kendisine yapılan zulmü anlatmak için bedendeki organlara sinyaller göndermek istemiş. Ama onlarla direk konuşması mümkün olmadığı için, onlara bir sinema seyrediyorlarmış hissi vererek bir şeyler gösterme, hissettirme yolunu seçmiş. Fakat etraflarında bir sinema ekranı olmadığı veya gerçek bir olay meydana gelmediği halde bir şeyler gören ve hisseden organlar, içeriye sızan bir ajan olduğu düşüncesiyle tekrar başlamışlar eski defterleri açmaya. Böylece hatırlamışlar yukarıdaki beyni. Öfkelerinden iyice körleşmiş olan organlar, daha önce beden haini ilan ettikleri beynin ne kadar sinsi bir düşman olduğunu ve ölmedikçe de susmayacağını düşünmüşler. Ve beyne giden damarları tamamen kapatmışlar. Böylece bedenin beyin ölümü gerçekleşmiş.
"Merhuma hakkınızı helaal eyleyin. Ruhuna El Fatiha"
Diğer günlükleri okumak için tıklayın
Resim: Gaspar Uhas

Yorumlar
Yorum Gönder