Uzaklarda bir arslan görseniz, hemen oradan uzaklaşır mısınız, yoksa "hele bir yaklaşsın, sonra düşünürüz" mü dersiniz? Bu arslan metaforu üzerinden dikkatlerinize sunmak istediğim konu, "yeterince kritikleşme" konusu. İnsan zihninde eğer bir şey yeterince kritik hale gelmediyse, o şey, daha kritik olarak nitelenen başka işlerin ardında kalır.
Burada, meselenin her birey için farklılaşmasına neden olan iki husus var. Birincisi, herkesin kritiklik eşiği aynı değildir. Aynı koşullardaki iki kişiden biri durumu kritik olarak nitelerken diğeri hiç oralı olmayabilir. İkinci bir husus da, aslında değer vermediğimiz bir şeyi, "önemli gördüğümüzü zannedebilmemizdir". Bu aynen, "evet, kitap okumak çok önemli" deyip bir sayfa kitap okumamak için kırk dereden su getirenlerin durumudur.
Benim kendi özelimde bir örnek vermem gerekirse, erteleme hastalığının önemli bir hastalık olduğunu ve hayatta pek çok kişinin bundan muzdarip olduğunu biliyorum. Hatta bu konuda birşeyler yazmamı rica eden de var. Ve diyorum ki kendi kendime, "erteleme hastalığı konusunda bir şeyler yazmam lazım". Ama sorun şu ki, erteleme hastalığı benim hastalığım değil. Yani, diğer insanlar kadar değer veriyor değilim, aynı konuya. Sadece o konuyu önemli gördüğümü zannediyorum. Ama benim aslında yazmak istediğim ve önemli gördüğüm başka konular var. Asıl onlar aciliyet arz ediyor.
Mesela İngilizce ifadeden çeviriyle "gönüllü körlük" denilen durum. İnsanlar, gözlerinin önündeki doğruyu görmelerine rağmen sanki yokmuş muamelesi yapabiliyorlar. Veya yalan olduğunu bildikleri şeyleri sanki doğruymuş gibi etraflarına yayıp bir de o yalan bilgi üzerine iş çevirebiliyorlar. Bu konuda Margaret Heffernan'ın yaptığı TED konuşması çok manidardır. İnsanlar, röntgen çekme teknolojisinin ilk bulunduğu zamanlarda bebeklere, hamile kadınlara bile bunu uyguluyorlarmış ve tabi ki de bu, kanser vakalarında ve daha başka hastalıklarda artışlara yol açıyormuş. Bu durum bilimsel çalışmalarla ortaya konduğunda bile onlarca yıl boyunca uygulama devam ettirilmiş. Ta ki mızrak çuvala sığmayana kadar. Ve bunu yapan kişiler, bilimde ve teknolojide öne çıkan toplumların içinden geliyor. Öyle bir ortamda yetişmesine rağmen bu derece bir gönüllü körlük sergileyebiliyorsa insanoğlu, herşeyi kitabına uydurmakta usta olan bir milletin içinden gelenlerin aynı konuda ne derece ileri gideceğini tahmin etmek için alim olmaya gerek yok heralde.
O zaman düşünmek gerekiyor. İnsanlar, bu derece kendilerinin ve sevdiklerinin kuyusunu kazma işine nasıl gömülebiliyorlar. Yaptıklarından etkilenenler kendi etraflarından değil diye mi? Bizzat kendilerinin canı acımadığı için mi? Nasıl olsa para her şeyi çözeceği, her insanın en nihayetinde bir "fiyatı" olduğu için mi? İşte, canlılar aleminde en gelişkin entelektüel altyapıya sahip olan insanoğlunun, hayvanların bile sergilemediği derecede bir kötülüğe gönüllü olarak girmesi karşısında donup kalmamak mümkün değil. İşte bundan dolayı, irade eğitimi ve ahlak eğitimi önem arz ediyor. Ve bu ikisi, kağıt üzerinde şık işaretlemekle olmuyor. İnsanların önlerinde örnek görmeleri, tutunacak bir dal bulmaları gerekiyor. Bizzat kendisi kitap olan eğitimciler gerekiyor.
Diğer günlükleri okumak için tıklayın
Fotoğraf: Mika Brandt

Yorumlar
Yorum Gönder