Bir bilim insanı olarak etrafımdaki insanlara bazen acıyarak bazen de öfkelenerek bakmama neden olan bir husus, rasyonel bir çerçevede üretilen bilimsel bilginin irrasyonel ve yakışıksız bir mantaliteyle kullanılması. Bunun en klişe ifadesi de "hadi ateistler/dindarlar, bunu da açıklayın". Bu yazıda, bu klişenin ilk yarısına odaklanacağım.
Temel bilimlerdeki ilerlemeler neticesinde klasik dini inanç sistemlerinin sorgulandığı 19. yy'ı takip eden yıllarda, dindar aydınların yaptığı bir iş, bilimi öğrenip bunun nasıl Allah'ı gösterdiğini, Kuran'ın mucizeviliğini gözler önüne serdiğini izah etmekti. Yani düzeni ve sanatı gösterip, düzeni koyanı, sanatkârı akıllara hissettirmek. "Akıllara hissettirmek" ifadesini de, Kuran'daki "akleden kalp" (7/179) kavramından mülhem olarak kullanıyorum. Yani, akla kapı açmak, ama iradeyi teslime zorlamamak.
Ne var ki, kendi zuhur ettiği devir itibariyle iyi niyetli ve belirli çerçevede entelektüel olarak nitelenebilecek olan bu hareket, sonraki devirlerde bilinçsiz bir inatlaşmaya evrildi. Şöyle ki, doğada normal olarak gözlemlenenlerin aşırı dışında bir şeyleri bulup veya evrende bilimsel açıklaması henüz netleşmemiş detayları gösterip, bunları Allah'ın varlığının delili olarak sunma gibi bir eğilim başgösterdi. İşin trajikomik tarafı, bu tarz giden dindarların, aslında tam da ateistlerin "bilim her şeyi açıkladığında tanrıya ihtiyaç kalmayacak" iddiasının doğrulanmasına vesile olması...
İlk baştaki çıkış noktasından sapan bir başka eylem de canlılar dünyasındaki eserlerin başdöndürücülüğünü gösterip, insanoğlunun bugün geldiği ileri teknolojik seviyenin hâlâ doğadaki harikalıklardan geri olduğunu söylemek ve bunun da Allah'ın varlığına delil olduğunu belirtmek. Onlar böyle yapınca da ateistler doğal olarak, doğadaki kusurlu gözüken detayların altını çiziyor...
Bu saydığım iki hususta asıl görülmesi gereken daha derin iki nokta var, halbuki. Birinci akım için, yani açıklanamayan veya nadirattan olan şeyleri Allah'ın varlığına delil gösterenler için, asıl farkedilmesi gereken nokta, Allah'ın açıklanamayanların Rabbi değil, açıklanabilen ya da açıklanamayan her şeyin Rabbi olması. Bir şeyleri anlamlandıramadığımız veya kontrol edemediğimiz için Allah'a inanmayız. Aksine, gittikçe artan seviyede bize verilen bu ilim ve gücün, Allah'ın ilim ve kudretinin bir izdüşümü olduğuna inanırız, O'nu tanımaya vesile yaparız.
"Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkaran; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize veren; nehirleri de sizin için akıtan O'dur." (İbrahim Suresi, 32. Ayet)
Doğadaki ve canlılar dünyasındaki harikalıklarla insanların başarılarını kıyaslayan ikinci akımın düşünmesi gereken husus ise canlılar dünyasında olmayıp ama insanların yaptığı bir şey için ne diyecekleri! Mesela, insanoğlu sesten hızlı uçan uçaklar, uzaya gidip gelen mekikler ve diğer gezegenlere giden uzay gemileri yaptılar, ama bunların benzeri canlılar aleminde yok! N'olacak şimdi? Bu örnek de gösteriyor ki, Allah'ı gösteren şey, bizi evreni anlayıp kendi amaçlarımız için kullanabilecek kabiliyette yaratması ve böylece yerde gökte ne varsa hepsini hizmetimize sunmuş olması.
"Allah'ın, göklerde ve yerde bulunan her şeyi sizin emrinize boyun eğdirdiğini, açık ve gizli bütün nimetlerini size bolca verdiğini görmez misiniz? İnsanlardan bazıları, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı bulunmadan tartışmaya girerler." (Lokman Suresi, 20. Ayet)
Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Kuran, okunup anlaşılması ve yaşanması için gönderilmiş bir kitap. Kuran, ne duvar süsü ne de keyiflenmek maksatlı seslendirilecek bir şarkı sözü.
"Yemin olsun ki, biz, Kur'an'ı ibret almak için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?!" (Kamer Suresi, 17. Ayet)
Diğer günlükleri okumak için tıklayın
Fotoğraf: NASA

Yorumlar
Yorum Gönder