Bilimdeki devrimsel gelişmelerin yaşandığı 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın ilk yarısında, ateizm fikri büyük revaç görüyordu. Özellikle modern dünyadaki insanlar, "bilimdeki ilerlemeler sayesinde artık tanrıya gerek kalmayacak" düşüncesine abone olmuştu. Bu süreçte Batı dünyasının Müslümanlar üzerinde hem askeri hem de politik güç kurmasına paralel olarak, onların felsefeleri ve hayat tarzları da Müslüman toplumlarda giderek yaygınlaşıyordu.
İşte bu bağlamda kızışan ve inançlı insanların da kafalarını karıştıran bir mevzu, varlığın ve hususiyetle canlıların nasıl ortaya çıktığıydı. Evet, inançları itibariyle "Allah yarattı" demeleri gerektiğini biliyorlardı ama bu taklitsel davranış, özellikle yeni nesilleri tatmin etmiyordu. Dolayısıyla giderek yaygınlaşan şu üç görüş, insanların gündelik dillerine bile yansıyordu:
1. Sebepler yarattı
2. Kendi kendine tesadüfen oldu
3. Tabiat yarattı
Bu süreci endişeyle takip eden o devir düşünürlerinden Said Nursi, 23. Lema isimli eserinde tam da bu konuya neşter vurur. 1900'lerin henüz tazeliğini koruduğu o günlerdeki toplumsal ve bilimsel seviyeye uygun olarak akla mantığa uygun argümanlarla konuya ışık tutar.
Biraz detaya girmek gerekirse, herhangi bir olayın veya canlı-cansız bir şeyin oluşması için ya onu oluşturan maddelere bir güç isnad etmek gerek, ya o şeyin tesadüfen ortaya çıktığını iddia etmek gerek ya da tabiat kanunlarının şuurlu bir şekilde bir şeyler yaptığı gibi bir düşünceye inanmak gerek. Eğer bunların hepsinin mantıksal boşlukları gösterilirse, o zaman yaratılışı Allah'ın nasıl yaptığıyla ilgili daha net bir resme ulaşılabilir. Fakat düşünürseniz bu üç yolun hepsi, aslında insan aklının oluşturduğu yapılar ve Allah'a perdelik etmekteler. İnanan insanlar bile Allah'ı inkar niyetinde olmasalar da, hayatlarındaki bazı şeyleri anlamlandırma veya izahata kavuşturma güdüsüyle bu üç söylemi kullanıyorlar.
Bugün evrene bir şuur ve isteklere cevap verme gücü atfediliyorsa bu, Allah'a ait olan şuur ve gücün, yaratılmış olan bir şeyde var olduğunun farz edilmesini gerektirir. Burada sorulması gereken iki önemli soru var. Bir, Allah Kendisinden başkasında böyle bir kabiliyet ve yetki olduğunu belirtmiş mi yoksa dualara cevap verenin sadece ve sadece Kendisi olduğunu mu belirtmiş? İki, Allah'a dua eden insanlar acaba istekleri yerine gelmediği için bir de evreni mi devreye sokuyorlar?
Birinci soruyla ilgili olarak en veciz ifade, her gün namazlarda sayısız kere okunan Fatiha suresinde geçiyor; ama fazlası da var:
"Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz." (Fatiha Suresi, 5. Ayet)
"Allah'tan başka yalvardıklarınız, sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler." (Araf Suresi, 194. Ayet)
"Gerçek dua O'na yöneltilendir. O'nun dışında çağırdıkları ise onlara hiçbir şekilde karşılık veremezler. Tıpkı suya avuçlarını uzatan, ancak ağzına hiçbir şey ulaşmayan kimse gibi... Gerçekleri örtenlerin duası boşunadır." (Rad Suresi, 14. Ayet)
İkinci soruyla alakalı olarak, yani dua konusuyla alakalı daha detaylı konuşacağız.
Diğer günlükleri okumak için tıklayın
Fotoğraf: Sergey Zolkin

Yorumlar
Yorum Gönder