Hafızama paslanmaz çelikten imajlarla kazınan kişilerden biridir, lisedeki felsefecimiz Saliha hoca. Sadece bir sömestr ondan ders aldık ama bu kısa süre, hayatımda iz bırakmasına yetti. Bana aşırı kötü ya da aşırı iyi davrandığı için değil; kendimi tanımama vesile olacak ayna gibi bir anıyı bana yaşattığı için.
Kredili sistemin uygulanmaya konduğu ikinci nesil öğrenciler olarak, bizden bir üst dönemdeki öğrencilerden boşalan sınıflarda ders görüyorduk. Geniş sınıflarda sadece 24 öğrenci olarak seçme öğretmenlerden derslerimizi alıyorduk. Ve fen lisesi atmosferiyle pek de uyumlu olmayan felsefe dersini veren bir öğretmenle pek de işimiz olacak değildi. Ama başa gelen çekilir...
Felsefe dersini görmeye başladığımızdan itibaren en gıcık olduğum şey, bize neyi nasıl düşünmemiz gerektiğini dikte eden bir askerlik doktrinasyonu havası estirmesiydi. Eğer felsefe, düşünceyi geliştirme ve tutarlı bir bilgi birikimi elde etmenin adıysa, neden yüzyıllar önce yaşamış kişilerin ortaya koyduklarını kafamıza kazıyıp sadece onların açtığı pencerelerden hayatı ve varlığı anlamlandıracaktık ki? Velhasıl hiç hazzetmedim, hiç içime sinmedi felsefe dersi. Fakat benim farkında olmadığım husus, bu hazımsızlığımı dışa vuruyormuşum.
Bir gün Saliha hocamız, şu an hatırlamadığım bir şey söyledi ve ön sırada oturan ben, hemen itirazımı bastım. Ve Saliha hocam, tarihin o anını ölümsüzleştiren fotoğrafını çekip bana hediye etti:
"Ya sen neden benim her dediğime itiraz ediyorsun?"
O ana kadar bu durumun hiç farkında değildim ve bir öğretmenin bana bu şekilde çıkışmasına hiç maruz kalmamıştım. Ağzım açık oturakaldım. Sonrasını hatırlamıyorum. Ama o ânı hiç unutmadım.
Diğer günlükleri okumak için tıklayın
Fotoğraf: Aaron Burden

Yorumlar
Yorum Gönder